Yağmurcu Prens

Gök gürültüsü bizim evde bir eziyettir. Köpük, aklını kaçırmışcasına korkar. Hangi saatte olursa olsun, gök gürültüsünü herkesten önce fark eder ve kendini banyoya kapatmaya çalışır. Bacakları yaprak gibi titrer, hırlar, ağlar, kapıları tırmalar... Çok küçük yaşlarında yeterince üstüne düşmediğimiz için olsa gerek, Köpük'ün şimşek fobisi hiç azalmadı ve hepimizi çok üzüyor. Köpük'ün bu tutmundan olsa gerek, Ada gök gürültüsünü pek dert etmiyor. Ama ormana yakın oturduğumuzdan bazı zamanlar beni bile ürkütecek denli kocaman sesler duyabiliyoruz. İşte o zaman Ada'ya sarıldığımız, sakinleştirmeye çalıştığımız oluyor. 
Geçtiğimiz günlerde bir kitapla karşılaştık. Adı Yağmurcu Prens. Marsık Yayıncılık'tan çıkan bu kitap, bize yağmurun, gök gürültüsünün sebeplerini harika anlatıyor. Gök gürültüsünden korkan minikler için süper bir çözüm olabilir. 
Siz kitabı alıp mutlaka okuyun ama ben size kısa bir tüyo vereyim: Yağmurcu Prens, bulutların üstünde dolaşıp muslukları açıp kapatırmış. Açınca yağmurlar yağar, kapatınca dururmuş. Ama bu zorlu işi yaparken bazen yorulup uyuyakalırmış ve çok fazla yağmur yağarmış. O zaman gök gürüldeyerek Yağmurcu Prens'i uyandırır, muslukları kapatmasını söylermiş. Gürültüyü duyan Yağmurcu Prens de muslukları kapatır, yağmuru durdururmuş. 

Babalar ve oğulları

"Anne ben ne zaman kız olacağım?" Al bakalım kocaman bir soru! Eşcinsellikle ilgili en ufak bir olumsuz algım olmamakla birlikte oğluma; "Sen erkek olarak doğdun, hep erkek olacaksın" dedim. Oğluma böylesine "kalıp" bir cümleyi kurabilmem içimi burktu tabii. Bir yandan da bu soru beni düşündürdü: Ne olmuştu da, oğlum bir gün "kız" olacağını düşünmüştü. Anlaşıldı ki rol modeli benim.  

Noel Baba ile buluşma

Noel Baba takıntımdan herkesin haberi var artık. Bugün de bence harika bir fırsatı değerlendirip Ada'yı Noel Baba ile buluşmaya götürdük. Nerede mi? Marmara Forum AVM'de... 7 Ocak'a kadar tüm çocuklar Noel Baba ile tanışabilir. AVM içinde en az 100 TL'lik alışveriş yapan tüm çocukları minik bir labirent ve labirentin sonunda da Noel Baba bekliyor. Daha çok Noel Abi. Pek zayıf, pek genç ama çocukları sevinçten delirtmeye yetiyor. Noel Baba labirentin sonunda çocuklara hediyeler de veriyor. Ada bayıldı. Labirente kaç kez girip çıktığımızı hatırlamıyorum bile. 

Noel baba ne getirsin?

Çocukluğunu iyi hatırlayanlardanım ben. Çocukluğumun en güzel anılarında yılbaşı kutlamaları da yer alır. Hediyelerin heyecanı bir yana, kocaman bir masanın etrafına toplanan akrabalar, harika yemekler... Yalnız yaşamaya başladığımda bir makarna bile pişirmeyişim bundandır belki, ben yemeğin kalabalıkla yeneceğini bilenlerdenim. Yemek bir ritüeldir. Birlikte oturulur bir sofraya, birlikte yenir, birlikte kalkılır. Özel günlerde bu daha da değerlenir tabii. Masa ne kadar büyürse keyfi de o kadar büyür. Böylesine alışmış birine yalnız yemek yemeyi sevdirmek mümkün mü?
Çocukluğumun en güzel anılarından bir diğeri de batıl inançlarımdı benim. Diş perisinin dişime karşılık para verdiğine, noel babanın en çok istediğim oyuncağı bildiğine inanmak tarifsiz bir mutluluktu. Şimdi aynısını Ada'ya yapıyorum ben de. Pedagoglar buna ne der, çocukları masal kahramanlarının gerçekliğine inandırmanın onlara bir zararı olur mu gibi konulara hiç girmiyorum. Ben öyle mutluydum ki, aynı mutluluğu o da yaşasın istiyorum. 
Ada'ya bu yıl Noel Baba gitar getirecek. Akşamları yatakta söylüyoruz yüksek sesle. Noel Baba da bizi duyacak elbet. 1 Ocak sabahı ağacımızın altına bırakacak gitarımızı. Ve o sabah yataktan kalkıp hediyemizin gelip gelmediğini kontrole giderken tarifsiz bir heyecan ve mutluluk yaşayacağız. Belki de anneden iki damla mutluluk gözyaşı...

Hoşçakal demenin ağırlığı

Ada okula büyük bir sevinçle başladı. İlk günden hemen elimi bıraktı, koştu sınıfa. Bana öyle bir "görüşürüz anne" dedi ki, zaman zaman "bu çocuk nasıl oluyor da beni bu kadar rahat bırakabiliyor" diye hafif kıskançlıkla sorguladım. Ama korkulan oldu. Ada okula başlamasının birinci ayında, aniden "gitme, benimle kal" ağlamalarına başladı. Ağlama dediysem sakın sıradan bir ağlama sanmayın. Dudaklarını büzerek, ellerime sımsıkı sarılarak, titreyerek... Adeta bir kriz yaşanıyor. "Alt tarafı bir yuva, bir çocuğu bu kadar ağlatmaya gerek var mı?" diye sorguluyor insan. "Onun gözünde yaş olmasın diye dünyayı yıkarım diyorsun, sonra sen onu ağlatıyorsun", "Ağlaya ağlaya okulda kalmasının ne faydası olacak?", "kötü bir anneyim ben kesin", "Ada şu anda hayatının en büyük travmalarından birini geçiriyor"... Endişeler, endişeler... 

Sihirli Fasülyeler

Bugün Ada ile bir tiyatro oyunu izledik. Tiyatro Mie'nin hazıladığı "Sihirli Fasülyeler". Şarkılı, danslı, görselliği gayet iyi bir oyundu. Ada ilgi ile izledi. Geçen yıl gittiğimiz oyunlardan farklı olarak bu kez öyküyü takip de edebildi. Önümüzdeki haftalarda diğer oyunlarını da izlemek istiyoruz. Size de tavsiye ederiz. Programa buradan ulaşabilirsiniz.  

Hastalık mevsimi açıldı

Bir dolap ilaç
Ada'nın okula başlamasıyla birlikte hastalık mevsimi açılmış oldu. Nezle dedik, bir gün evde dinlensin dedik... Kekik balı, adaçayı, bağışıklık güçlendiren damla, hafif çocuk şurupları dedik, geçiremedik gitti. Sonunda bir sabah oğlum en korktuğum cümleyi söyledi: "Kulağım ağrıyor". Hemen koştuk doktora. Orta kulak enfeksiyonu! Dört gündür mücadele ediyor. Ağrısı ilk iki günkü gibi değil ama yine de arada yokluyor. Çocuklar daha çabuk iyileşiyorlar, daha kolay atlatıyorlar ama bunlar bizim için ömür törpüsü.

Şef Ada

Bugün Buyaka AVM'de tesadüfen Arçelik mağazasındaki bir etkinliğe katıldık. Mağazanın önünden geçerken gördüğümüz ilan üzerine içeri göz attık ki, mini mini çocuklar cup cake hazırlıyorlardı. Ada'dan daha büyük hevesle içeri daldım. "Biz de katılabilir miyiz" diye sordum. Çok güler yüzlü, kibar bir ekip vardı içeride. "Elbette" dediler. Ada'ya bir cup cake, bir şef şapkası, bir de önlük verdiler. Ellerinde renkli kremalar, rengarenk şekerler ve harika şeker hamurları... Ada kısa sürede uyum sağladı. İki tane harika kek hazırladı. Kendi elleriyle... Sonra da afiyetle yedi tabii. 

İlk kez sokaktaydık

Ada, hayatının ilk eyleminde Taksim'deydi. Sokaktaki hayvanları ölümün beklediği bir yasa tasarısı için "hayır" demeye gittik birlikte. Bir klasik olduğu haliyle Galatasaray Lisesi'nin önünde buluştuk bizim gibi "hayırcılar"la. Umduğumdan daha büyük kalabalık vardı Beyoğlu'nda. İçindeyken bilemiyor tabii insan, sonradan öğrendik ki 10 bine yakın insan doldurmuş İstiklal Caddesi'ni. Oy veremeyen ve dilinden anlamayan için konuşamayan canları savunmak elbette bize düşecekti. Evde bir köpek ve üç kediyle yaşayan Ada için de bu eylem bir görevdi. Çünkü evimizin ve bahçemizin dört ayaklıları öğretmişti Ada'ya; sıra beklemeyi, dünyanın merkezi olmamayı, başka canlılar için bizim hayatımızın akışında değişiklikler olması gerektiğini... Özetle insan olmayı. 

Sokak hayvanları da bizim çocuğumuz

Şimdi yeni moda doğal sevmek, organik beslenmek falan ya... Hani herkes elmasını organik pazardan, domatesini İpek Hanım'dan alıyor. Mavi kapakları topluyor, çöplerini ayrıştırıyor... Ne kadar güzel değil mi? Peki bunları yapan insanların ne kadarı hayvanlar üzerine de düşünüyor. Ya da bu doğal sevdası aslında insanın kendisine hayrından mı? 
Sokaktaki kedi köpek nüfusunu bilmiyoruz. Kim bilir kaç can geceleri başını sokacak bir yuva, acıkınca yiyecek bir avuç mama, susayınca içecek bir yudum su bulamıyor. Memeli ve sıcak kanlı canlılar olduklarından da biliyoruz ki, aynı insanlar gibi, kediler ve köpekler de ilgiye/sevilmeye "ihtiyaç" duyuyor. Kim bilir kaç can "başımı okşar" umuduyla yaklaştığı insandan en hafifinden tekme yiyor. İşte böyle bir ortamda, bazılarımız sokaktaki hayvanlarla ilgilenmek durumunda kalıyor. Çünkü onlar en az bir kedi ya da bir köpeğin gözlerinin içine bakmışlar. En az bir kedi ya da köpeğe sıcaktan bunaldığı bir anda su vermiş ve bir hayvanın teşekkürünü alabilmişler. İnsan, yardıma muhtaç birinin feryadına da şükranına da kayıtsız kalamaz. İşte ben de onlardan biriyim. Bize  "deli" gözüyle bakanlara ne demeli... İnsanlar kendi körlüklerini sorgulamak yerine, başkalarının hassasiyetlerini yargılamayı tercih ediyor. Daha kolay tabii. 

Şimdi okullu olduk...

Ada'nın sınıfının adı Damlalar
Sonunda o büyük gün geldi. Haftalardır konuştuğumuz, hazırlana hazırlana bitiremediğimiz okul günü geldi çattı. Sabah erkenden uyandı Ada. Heyecandan olduğu sanılmasın, o bir rutin. Bir klasik olarak çizgi filmlerini izledi, ufak tefek bir şey atıştırdı. Yeni kıyafetlerini giydi. Bu arada ilk günü için özenerek aldığım kıyafetleri havanın birden yağmura dönmesi sebebiyle giyemedi. Vee, artık büyüdüğü için kendisine aldığımız "çocuk parfümü"nden sıktı. Ama ne neşe! Zaten Ada için okul bahane, parfüm şahane! Derken yola çıktık ve okula geldik. Ada okulunun kapısına gelince biraz heyecanlandı. Elime sıkı sıkı sarıldı. Ama hızla sınıfımıza çıktık ve oradaki arabaları görüp oynamaya başlayınca rahatladı. Yavaş yavaş bütün çocuklar sınıfa gelmeye başladılar. Kimi annesiyle, kimi babasıyla, kimi ablasıyla... 

Kim daha heyecanlı?

Ada okula başlıyor. Geçen yıl okulun bir ihtiyaç haline geldiğini fark etmekle birlikte, evde ablasıyla da keyfinin yerinde olduğunu düşünmüş, evine oyuncaklarına doysun diyerek bir okula vermemiştik. Geçtiğimiz Haziran ayında ise okulunu belirledik Ada'nın. Evimize yakın ama yürüme mesafesinde olmayan bir okul: Mutlu Adımlar. Servisle gidip gelecek. İlk kez okullu olacağı için şimdilik yarım gün. Sabah 8.00 - 9.00 gibi okulda olacak, kahvaltısını edecek. Öğlen saat 13.00 gibi de okuldan çıkıp eve gelecek. Öğle yemeği de okulda. 
Bugün okulda anne babalarla tanışma toplantısı vardı. Öğretmenlerini, sınıflarını tanıdık. Ada "Damlalar" sınıfında olacakmış. Aman o nasıl bir sınıf... Tavandan kartondan yapılmış bulutlar sarkıyor. Bulutların ucunda damlalar... Duvarlarda resimler, mini minnacık koltuklar, bol bol oyuncaklar... Öğretmenleri aşağıya inelim demese, ben sınıfta mutluyum. Sonra toplantı başlıyor.

Kız çocuk, erkek çocuk ve kadınlar, erkekler

Ada ve arkadaşı Mane...
Aynı yere bakıp kim bilir ne farklı şeyler görüyorlar
Arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde, hele de herkesin çocuğu varsa, çoğunlukla çocuklarımızdan söz ediyoruz. Yanımızda çocuklar da varsa, o zaman başka bir konuya değinemiyoruz bile. Çocuğu olmayan arkadaşlarımız için mevzu giderek daha da sıkıcılaşıyor, eminim. Ama yapacak pek bir şey yok, bizim de gerçeğimiz bu işte. Bu tür ortamlarda çocuklara dair konularımızın başında ise kızlarla erkekler arasındaki kocaman farklar geliyor.

Güle güle Yoda

Yoda
Hayat çok garip. "Hiçbir kötülük bize yaklaşamaz" hissiyle yaşıyor, başına gelen her kötülükte de sanki bunu bekliyor gibi bir metanetle hayata devam ediyor insan. Büyük bir acıyla kıvrandık geçtiğimiz cumartesi. Perşembe akşamından beri eve gelmeyen Yoda'nın artık nefes almayan bedenini bulduk. Nasıl yandı canımız. Neden olmuş, nasıl olmuş hiç bilemeyeceğiz. Ve gitti, geri gelmeyecek. 

Gerçek tatil doğanın kucağında olurmuş

Yıllardır söylerim; tatil rutinden uzaklaşmaktır, yapageldiğinin dışında bir şeyler yapmaktır. Yoksa dünyanın neresine gidersen git, kafanın içindekilerin hamallığını yaparsın; o yaşadığın da tatil matil olmaz. İşte tekne gerçek bir tatil vaadediyor. Tabii sen de istersen. Teknedeki hayat öyle bir hayat ki, rutinin dışına çıkarmakla kalmıyor, bambaşka diyarlara taşıyor insanı. Önce doğayla iç içe olmak üzere kendinizle bir anlaşmanız olması lazım ama. Çünkü teknede asıl keyif, kendini doğaya bıraktığında başlıyor. Tekneye bindiğin anda gündemin güneş, deniz, balıklar, rüzgar ve yakamoz olmalı. Hangi koyda demir atacağına, ne zaman demir alacağına bile sen bakmayacaksın. Sen hereket edileceği zaman çıkarsın sudan, demir atıldığında atlarsın suya... Gerisi de seni ilgilendirmemeli.

İlk çocuk hastalığımız: Coxackie

Teknedeki tatilimizi yazmak için sabırsızlanırken, şu anda bir hastalıktan söz ediyor olduğum gerçeğiyle yüzleşmiş bulunuyorum. Çünkü Ada, teknede birlikte tatil yaptığımız tüm çocuklar gibi hastalandı. Neyse ki tatilimiz sırasında başlayan kırıklıklar çok büyümedi. Ada hariç diğer çocuklarda kötü bir döküntü de olmadı. Zaten Ada'nın döküntüleri bu kadar fazla olmasa muhtemelen doktora da gitmez, "tatilde yorduk çocukları" der geçerdik.

Yatçaz kalkçaz tatile gitçez

Evet sonunda büyük gün geldi. Tatile gittiğin günden önceki gün, asıl büyük gün biliyorsunuz. Hele de Didi izinliyse... Çamaşırları topla, ütülenmesi gerekenleri tek tek "ütülemeye çok da gerek yok" diyerek ayır, valizde aman bir eksik olmasın ama ağzı da kapansın, bagaja da sığsın... Tatile gitmek, tatil öncesi işleri yoluna koymak, alışverişi yapmak vs yüzünden gerçekten büyük organizasyon gerektiriyor. Bugün de "o gün". Ama motivasyon öyle büyük ki, sızlandığım sanılmasın. Ada'nın denizle/suyla barışması süper haber bizim için. Gerisi de iyi olacak kesin. Zaten tatilin kötüsü olmaz, yeter ki sağlık olsun.

Ada yüzüyoooooooor!

Ada sakin bir çocuk. Çokça temkinli, kimi zaman endişeli. Bütün bu özellikler konu havuz ya da deniz olduğunda "korku"ya dönüşmüştü. Bütün çocuklar havuza gitmek için annelerinin eteğini çekiştirirken geçtiğimiz yaz boyunca Ada benimle pazarlık etti: "Ama girmek yok, sadece kenarda oturup oynayacağım, tamam mı?". Hiç zorlamadık, nasıl isterse öyle davrandık. Ama geçen yaz içimiz ezilmedi değil... Bu yaz da çocuk aynı çocuk ama bu kez babasına güvenmiş olacak, bir cesaretlendi. Birkaç gün içinde, önce babasının boynuna yılan gibi sarılıp kucak kucağa yüzdüler. Sonra çocuk havuzuna girmek istedi ve bundan zevk de aldı. Bütün bu süreci kolaylaştıran en temel noktalardan biri de, Decathlon'dan aldığımız can yeleği oldu bence. 

Teknede beş çocuk!

En ufağımız hariç tekne ekibi hazır
Kime söylesek ilk yorumları şu oluyor: "İyi cesaret". Tamam cesuruz kabul ama eğlenceli de olacak. Olmalı yani. Bu kadar hazırlık, plan, program, telaş, heves... Üç yaş civarında beş çocukla bir haftalık tekne turu heyecan verici. 7 Temmuz'da çıkıyoruz. Geçen haftasonu, ekibin en ufağı hariç hepsi bir araya geldiler. Uzun uzun zaman geçirdiler. Aslına bakarsanız eğlendiler, birlikte oyun oynayabildiler. Teknede deniz yorgunluğu da olacağından itişip kakışmak için pek zaman ve enerji bulamayacaklarını düşünüyoruz. Tabii çocuklar anne babalarını yanıltmak için yaratılmıştır, güven olmaz.
Çocukla teknede hayatın nasıl geçeceğini daha önce deneyimlemediğimizden sadece öngörülerimiz var elimizde. Tabii biraz internet taraması da yaptık. Yanımıza alacağımız ilk malzemeler arasında can yeleği, güvertede uyuma hevesimizi tatmin için uyku tulumu ve altı kaydırmaz patikler var. Deniz oyuncaklarının yanı sıra teknedeki zamanlarını dolduracak bir sürü ekipman da listemizde. İnanılmaz bir bavul olacağına eminim. Tekne konusundaki önerilerimi dönüşte mutlaka paylaşırım.

Aile geleneklerimiz: Babalar Günü

Ada yapımı çilekli çikolatalar afiyetle yenirken
Bilenler bilir, bizde babalar gününde Ada'nın el ve ayak izlerinden baskı yaptığımız tişörtü babamıza hediye etmek artık bir gelenek. Bu yıl da Ada ile babamıza bir tişört hazırladık. Üzerine tarihi not düştük, süsledik. Ama bu yıl Ada babasına el emeği göz nuru başka bir hediye daha yaptı. Kahve Dünyası'nın Kemerburgaz'daki üretim tesisinde çocuklar için düzenlenen çikolata atölyesine katıldık.

Kaç ayağız?

Ailemizin yeni üyesi Kırçıl
Blogumu açarken 18 ayaklıydık: Ada (2), ben (2), babamız (2), Köpük (4), Yoda (4) ve Moskado (4). Bugün ise evimizde tamı tamına 22 ayak var. Şimdi bir dört ayaklı daha katıldı aramıza, bir kedi. Adı Kırçıl. Bu kış soğuk geçtiğinden, karlı buzlu havalarda eve girmek için çok ısrar ettiğinden o da ailemizin bir parçası oldu. Üç kedi, bir köpek, bir çocuk... Evinde bir hayvanı olanlar için bile inanılmaz bir durum bu, kabul ediyorum.

En büyük mesele: Yemek!

Çocuklar yeseler bize dert, yemeseler yine bize dert. Bu derdi biraz olsun hafifletmek hepimizin işine gelir, hayatını kolaylaştırır eminim. Tamam Ada henüz üç yaşına geldi. Hepi topu üç yıldır anneyim. Bu kadarcık zaman bu konuda ukalalık yapmak için yeterli değil ama ben yine de bildiklerimi söyleyeyim. Birinci şart şu ki; çocuğun acıkması için ona fırsat vermek lazım.Yemek istemediği zaman zorlamak yerine, anlayış gösterip acıkmasını beklemek gerek. 
Ne kadar yediği değil, ne yediği önemli: Bence mesele karnını ne kadarlık bir yemekle doldurduğumuzda değil, neyle doldurduğumuzda. Dolayısıyla çocuk yesin diye her gün, her öğün köfte makarna menüsünün bir anlamı yok. Farklı türden gıdalar alması gerekli.

Ada 3 Yaşında!

Ada Korsan Jake oldu!
Zaman çabuk geçiyor. Yakalayabilenler çok şanslı; çünkü hiçbir fotoğraf, hiçbir video kaydı o anın keyfini yeniden vermiyor. Her ana yaklaşımımız o ana özel. O anın yaşıyla, o anın duygusuyla, o anın tecrübesiyle güzel. Daha dün gibi "çocuk istiyor muyuz?" sorusunu soruşumuz. Dün gibi "hamileyim" diyerek ellerimin titremesi. Dün kucaklaşmışız gibi hastanede, dün emzirmeye çalışmışım sanki... Yeniyi severim ben. Yeni olan her şeyi, değişikliği... Hiçbir değişime itiraz ettiğim görülmemiştir. Taşınmalar, iş değişiklikleri... 

Hayvanat bahçesi olmadan da olur

Ada kazları ve ördekleri izlerken
Biz hayvanat bahçelerine, yunus parklarına, dev akvaryumlara gitmiyoruz. Ada'yı da götürmüyoruz. Ada'ya "sırf senin gönlün olsun diye hayvanlara eziyet yapılabilir, ömürleri kısaltılabilir, canları yakılabilir" mesajı vermiyoruz. Çünkü biliyoruz ki dünyadaki hiçbir insan, bir başka canlıdan daha değerli, daha önemli değil. Dünya, sadece insanların değil. Ada'ya kendisinin çok önemli olduğunu, ancak diğer canlıların da en az kendisi kadar önemli olduğunu öğretmeye çalışıyoruz.

İlk sinema deneyimi

Hayatımın ilk sinema deneyimi ne zamandı hatırlamıyorum. Sinemada izlediğim ilk filmi, hangi sinema olduğunu, o zaman kaç yaşında olduğumu... bilmiyorum. Ancak Ada'nın ilk sinema deneyimini çok merak ediyordum. Babasının da sinemaya ilgisi büyük olduğundan, "o gün" için yıllardır heyecan duyuyorduk. Geçtiğimiz hafta sinemada bir çocuk filmi olduğunu öğrenince hemen fragmanını izledik. Adı; Sevimli Balık Pupi (Seefood). Fragmanda bazı yüksek heyecan yaratacağını tahmin ettiğimiz sahneler vardı ama Nemo hayranı bir çocuk için beğenebileceği bir film olduğunu düşündük. Tabii önümüzde bir engel daha vardı: Ada karanlık ve çok yüksek sesli bir ortamda daha önce hiç bulunmamıştı ve bundan acaba keyif alacak mıydı?

Çocukla Bozcaada süper!

Nisan sonunda deniz kenarında keyif
Ada'nın adını, Bozcaada sevgimiz nedeniyle vermiştik. Biz Bozcaada'yı çok sevdik. Ada'nın Ada'yla buluşması da bambaşka bir lezzet oldu bizim için. Eğer siz de çocukla Bozcaada gezisi yapmak isterseniz, işte size birkaç öneri:
Arabanızla gidin: Bozcaada, bildiğiniz adalara benzemez. Kocaman bir adadır. Bu nedenle arabasız gitmeyi aklınızdan bile geçirmeyin. Çocukla minibüs eziyeti yaşamayın.
Sezon dışı zamanları tercih edin: Bozcaada, ne yazık ki, son yıllarda pek favori mekanlardan oldu. Bu da sezonda Bozcaada'yı adım atılmaz kalabalıkta bir yere dönüştürüyor ki hele çocukla hiç istemeyiz. En iyisi Nisan - Haziran ve Eylül - Ekim dönemlerinde gidin.

Oto koltuğu hakkında notlar

Ada park halindeki arabayı çok iyi kullanır
Zaman zaman duyuyorum: "Bizim oğlan/kız dünyada oturmuyor araba koltuğuna, illa öne oturacak." Bir çocuk, henüz daha el kadarken arabanın ön koltuğuna oturmayı nasıl isteyebilir? Daha doğrusu, orada oturabileceğini nereden bilir? Tabii ki annesi ya da babasından öğrenmiştir. Bir kez olsun arabada ön koltuğa oturarak seyahat edebilen çocuk, bir sonraki sefere arkada kendi koltuğunda oturmayı elbette istemeyecektir. Çünkü ön koltuğun manzarası arkada yok. Ama ön koltuktaki risk, tahmin edebileceğimizin çok çok üzerinde. Herkesin çocuğunu çok sevdiği, onun istek ve mutluluğunu önemsediği bir gerçek. Ama sevgimizi gösterirken aklımızın çok ötesine geçmememiz gerekiyor.
Ada arabayla seyahat etmeyi çok sevdiği, şehir dışında oturduğumuz ve bu konuyu çok önemsediğimiz için oto koltuğu konusunda dikkat etmemiz gerekenler üzerine kısa birkaç not paylaşmak istiyorum.  

Kitap okuma ritüelleri

Bir Dolap Kitap'ı çok beğeniyorum. Önerilerini izlemeye çalışıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir uygulama yaptılar. Belki de hiç haberimiz olmadan geçip gidecek olan Kütüphaneler Haftası'na dikkat çekecek çok da sevimli bir proje başlattılar. "Kitap okuma ritüelleri" başlıklı fotoğraflarımızı kendilerine göndermemizi istiyorlar. 1 Nisan pazar akşamına kadar da tüm fotoğraflar Facebook üzerinden oylanacak. En fazla oyu alan üç fotoğrafın sahiplerine güzel bir kitap hediyesi gönderecekler. Mesele hediyeyi kazanmak değil tabii. Kitapla olan bağımızı bir kez daha hatırlamak. Ada da o birbirinden şirin fotoğraflar arasında en sevdiği kitabı "Bay Bay Bezim" ile yer alıyor. Haydi siz de güzel fotoğraflarınızla katılın bu projeye.

Köpük'le hayatımız 2

Kırçıl Köpük'e geçmiş olsun derken...
Köpük benim için çok anlam ifade ediyor. Bir kere benim "dört ayaklılara" aşkımın başlaması Köpük'ledir. Ben daha önce hiçbir köpeğe aşık olmamıştım. Hiçbir köpeğin gözünün içine böyle bakmamış, hiçbir köpeğin acısını kendi vücudumda hissetmemiştim. Köpük benim hem çocuğum, korumam altında olan bir can; hem de derdimi, sıkıntımı anlayıp yumuşacık tüyleri arasında beni sarmalayan bir yürek.

Murathan Mungan'dan "Aşkın Cep Defteri"

Murathan Mungan, yine büyük bir jest yaptı. Yeni kitabını da Ada için imzaladı. Önceleri okuduğum kitaplarla çıktığım tarz bir düşünce yolculuğuna, bu kez henüz okumadan ve oğlum için çıktım. Ada, "Aşkın Cep Defteri"ni okuyacak yaşa geldiğinde kime aşık olacak? İçinde kelebekler ilk ne zaman kanat çırpacak? Kimin aşkıyla hüzünlenecek? Kalbi kimin için çarpacak? Terkedilmenin acısını ilk ne zaman yaşayacak? Hiç aldatılacak mı? Aşk hep hüzün demek değil elbet. Yüzünü kimler güldürecek? Ayaklarını yerden kim kesecek? "O kız" kim olacak? Onu benimle ne zaman tanıştıracak? Onu mutlu etmek için ne tür taklalar atacak? İlk romantik hediyesini alabilmek için bizden para koparmaya ne zaman çalışacak? Ve daha bir sürü soru...
Ama ne yaparsa yapsın, ne olursa olsun, tek dileğim, oğlumun ayaklarını yerden kesen mutluluğuna tanık olabilmek, aşk acısından ağlarken şimdi olduğu gibi sarmalayabilmek ve eğer bir an bana ihtiyaç duyarsa "çook uzaklarda" değil, yaşıyor olmak...

Tiyatrodan ne bekliyoruz?

Ada gişeden biletini alıyor.
İtiraf ediyorum, babamız da ben de klasik tiyatrodan pek haz etmiyoruz. Elbette son dönemde gördüğümüz güzel örnekleri, özellikle de DOT'un harika performansını bunun dışında bırakıyorum. Sözüm "imkanlarımız bu kadar, artık idare edin kostümü, ışığı, dekorasyonu" anlayışına... Ancak çocuk tiyatrosu için böyle kriterlerimiz elbette henüz yok. Ada'nın yaşı çok küçük olduğundan henüz dekordu, ışıktı çok bir beklentimiz yok, Ada sade görsellikten de etkileniyor. Benim kriterim ise daha çok oyunun içerdiği mesajın doğruluğunda. Diyaloglarda hayvanlara, kadına, doğaya bakışta bir sorun olmamasını, dinsel ve siyasi bir öğe içermemesini bekliyorum sadece. Bu kriterleri yakalayan oyunları ise zevkle izliyoruz.

Yarış keyfi

Ada'nın araba sevdasının anne ve babasının sevdasının paraleli olduğunu anlamış bulunuyoruz. Geçtiğimiz haftasonu V2 Challenge yarışlarını izlemek için Göktürk'ten kalktık ve Körfez Pisti'ne gittik. Volkan Işık Akademisi'nde eğitim alan Taylan Abimizin performansını izlemek bahane, yarış arabalarının sesi şahaneydi. Ada'ya Selin Ablamız harika bir yarış pilotu tulumu hediye etmişti. O sabah Ada en "cool" kıyafeti olan bu kırmızı tulumu giydi ve düştü yollara. Nasıl bir keyif size anlatamam. Tabii, sadece Ada değil, hepimiz için. Yol boyunca etraftaki araçlardan söz ettik, izleyeceğimiz yarışta neler olacağını değerlendirdik. Körfez Pisti'ne ulaştığımızdaysa kendimizi yarış arabalarının yanına ışınladık.

Bay bay bezim

Bu aralar Ada yoğun bir şekilde kitap okuyor. Doğrusu "okutuyor". Yatmadan önce, oyun molalarında, canı ne zaman isterse... En sevdiği kitabı da "Bay bay bezim". Bir Dolap Kitap'ta görmüştüm bu kitabı. Bezini bırakma döneminde yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. İyi ki de almışım. Bu sıralar Ada'nın favorisi, çişini lazımlığa yapmaya çalışan Ali ile ona bunun çok kolay olduğunu söyleyen Sena... Gerçi bizim bezi bırakma serüvenimizde henüz bir gelişme yok. "Adacım, sen de Ali gibi lazımlığa oturmak ister misin?" dediğimde yanıtı çok net: "Hayır." Ada'nın vereceği kararı bekliyoruz biz de, ne yapalım?

Kar en çok kimi sevindirir?

Ben Ege'de büyüdüm. Kar nedir, kar soğuğu nasıldır pek bilmedim. Kocaman bir kız olarak İstanbul'a geldiğimde eldivenim ve berem bile yoktu benim. Bir aksesuar olarak atkım vardı ama ısıtma işlevi neredeyse hiç yoktu. Çocukken bizim oralara kar yağdığını hatırlıyorum ama yakından görebilmek için şehir dışındaki yüksek yerlere gitmiştik. Yol kenarındaki karları toplamıştık da "gözümüz kar görmüştü". Sonra büyüyüp de karla tanışınca, hele de şartları iyi olmayan insanları, sokaktaki hayvanları falan düşününce karla keyiflenmek yine kısmet olmadı bana. Taa ki Köpük'ün karla nasıl eğlendiğini, nasıl oyunlar oynadığını görene dek...

"Köpüklü şap şap yapalım mı?"

Çocukları evde eğlendirmek kolay değil. Hem öğrensinler, hem eğlensinler, hem gelişsinler, hem yorulup güzel uyusunlar, hem bolca kahkaha atsınlar... Biz tüm bu hedeflere giden yolda köpüklü banyo alternatifimizi sık sık değerlendiriyoruz. Ada'nın deyimiyle "köpüklü şap şap" ailecek ev sevdiğimiz etkinliklerimizden biri.

Vişne likörü nasıl yapılır?

Bu yıl aldığım en güzel yeni yıl kutlamalarından birini, bir dönem çok şey öğrendiğim ve çalışma arkadaşlarımdan dostlar kazandığım Grup 7 İletişim Danışmanlığı'ndan aldım. Sizinle paylaşmadan da edemedim. Fikirlerine, ellerine sağlık!

Haydi hep birlikte, gelecek yılbaşı için vişne likörü yapmaya...